PAYLAŞ

Gezginlerin Ulaşamadığı Hedef: Kuzey Kore

Kuzey Kore Hava Yolları’nın Rus yapımı uçağına ayak basınca, tüm dünya için bir soru işareti olan yepyeni ve kimsenin kolay kolay ulaşamadığı bir coğrafyaya uçmanın heyecanı bizi sarıyor. Elbette uçakta yemek ve ikram yetersiz; ama her şey disiplinli.

Pyong Yang Hava Alanı’na tam bir kargaşa hâkim. Bavullar tek tek kontrolden geçiyor. Cep telefonunu bu ülkeye sokmak kesinlikle yasaktı, hepsi toplandı. Rehberimiz ve sivil polis olduğuna inandığımız ikinci bir rehber ile birlikte uzun ve kırmızı bir otobüse biniyoruz ve tekerlekler dönüyor…

Yol boyunca mısır, pirinç ve sebze ekilmiş, her taraf yemyeşil. Hava yağmurlu, hatta fırtına var. Yol boyunca rengârenk şemsiyeleri altında sıra hâlinde yürüyen insanlar görüyoruz.

İki milyon nüfuslu Pyong Yang’da anıtlar ve binalar büyük boyutlarda ve çok etkileyici. Büyük önder Kim Il Sung’un Japonlara karşı verdiği mücadele anısına dikilen dev zafer takının önünde kısa bir mola veriyoruz. Geniş caddeler, 382 metre yüksekliğindeki televizyon kulesi, bulvarlar, havuzlu parklar, salkım söğütler, spor sahaları, çağdaş bir luna park, modern binalar dikkatimizi çekiyor. Her şey çok düzenli, her şey disiplinli ve çok temiz. Kent bol parklarla beslenmiş ve rahat nefes alıyor. İlk bakışta insan “işte tam yaşanacak yer.” diyor Pyong Yang için.

Kenti besleyen Taedong Nehri, ayrı bir güzellik katıyor Pyong Yang’a. Ancak, bu kentte hareket yok. Sessizlik bazen korkutucu oluyor. Hele enerji sıkıntısı yüzünden zaman zaman elektrikler kesilince, başkentin üstüne tam bir sessizlik çöküyor. Yeni yapılmış o dev apartmanlar tamamen boş görünüyor. Kavşaklardaki ciddî bayan trafik polisleri, sert dönüşlerle boş sokaklara rağmen görevlerini aksatmadan sürdürüyorlar. Otelimiz Yanggakdo 48 katlı ve 176 metre yüksekliğinde olup, Taedong nehrinin üstündeki bir adada yer alıyor. Görkemli bir girişi var. Lobinin sağ yanında kocaman bir akvaryum yer alıyor, her yer cam kaplı. Boyutlar ise çok büyük.

Ertesi sabah yolculuk Puan Mun Jon’a doğru. Burası 38. paralelde bulunan bir köy ve Kore’yi iki kısma bölüyor.

 

Kore Tarihine Bir Bakış

Kore Yarımadası, bütün tarihi boyunca Çinliler, Japonlar ve Moğollarla savaşmış durmuş. Çinliler Kore yarımadasını M.Ö. 108 yılında işgal etmiş. Daha sonraki yıllarda birkaç kez Moğol istilâsı yaşamışlar. IXX. yüzyıl sonlarında Japonlar bu yeşil ülkeye girerler. Özellikle 1904-1905 Rus-Japon savaşından sonra kuvvetlenen Japon İmparatorluğu, 1910 yılında Kore’yi resmen kendi topraklarına katar. Bu işgal ancak 35 yıl sonra 1945 yılında sona erer. Bu 35 yıl içinde Japonlar bir milyon Koreliyi öldürüp, bir o kadarını da bilhassa madenlerde çalışmak üzere Japonya’ya götürmüş. Günmüzde bile Japonya’da bir milyon Koreli yaşıyor.

  1. Dünya Savaşı galipleri Kore’yi 38. paralel boyunca ikiye ayırıp bu ülkenin yeni sahipleri olurlar. Çin ve Rus silâhları ve Çin askerleri ile desteklenen Kuzey Kore’nin kuvvetlenmesi ve tüm Kore’yi Komünist bir rejime doğru götürmesini kendi sömürge politikası için ürkütücü bulan ABD’nin müdahalesi ve maalesef Türkiye de dâhil olmak üzere 14 ülkenin yarımadaya resmen bu asker göndermesi ile 1950 yılında Kore savaşı bu güzel yarımadada tüm şiddetiyle başlar.

 

Kore Savaşı, Ne Uğruna?

Sayın İsmet İnönü’nün muhalefetine rağmen Demokrat Parti ve liderleri Adnan Menderes, Türk halkının kahramanlık hislerini sömürerek “Savaş Erkekliğin Simgesidir.”, “Silâh Türkün Süsüdür.” gibi sözcüklerle savaş naraları attı. Karşı çıkanlar ise vatan hainliği ile suçlandı. Elbette II. Dünya Savaşı’na girmediğimiz için erkekliğimizi kaybetmiştik! Amerika’ya minnettardık ve Kore Savaşı kendimizi göstermek için iyi bir fırsattı.

Sonuçta meclisten karar bile çıkarılmadan, 5 bin kişilik tugayımız Kore’ye büyük tezahüratlarla gönderildi. Yeni Zelanda, Filipinler ve Tayland gibi Uzak Doğu ülkelerinden sonra asker yollayan dördüncü ülke olduk.

Türk tugayı hemen Kore’de sıcak savaşın yaşandığı Pusan, Suvan ve Eco cephelerine gönderildi. Sadece Kunuri savaşında 78 şehit ve 352 ağır yaralı verdik. Başkumandan Mac Arthur, Türk askerlerine övgüler yağdırdı. Anlaşmaya göre sürekli 5 bin gücümüzü, kayıplar verdikçe ülkemizden gönderilen yeni gençlerimizle tamamlıyorduk.

İki yıl 9 ay ve 10 gün sonra 27 Temmuz 1953’de sıcak savaş bittiğinde 6360 şehit, 5247 yaralı ve 229 tutsak vermiştik. ABD büyük bir yenilgi almış, boynunu eğmişti; ama kendisinin yanında birçok üçüncü dünya ülkesinin de acılar içinde kalmasına neden olmuştu.

Evet, Sınırdayız

İşte şimdi Puan Mun Jon’dayız. Sınıra geldiğimizde bizi bir salona alıyorlar. Bu salonda sigara içen beş askeri dışarı çıkartıyorum. Kuzey Kore’de sigara içme oranı çok yüksek. Böyle otoriter bir ülkede halkın sağlığı nasıl göz ardı ediliyor, doğrusu anlayamadım. Kapalı alanlarda bile sigara içilebiliyor.

Her iki ülke de ikişer kilometrelik tampon bölge oluşturmuş. Dikenli teller arasından ilerleyip bu tampon bölgesinden geçiyoruz. Sınırın iki yanında iki uzun bayrak direği dikkati çekiyor. İki taraf bir yarış içinde, bayrak direklerini sürekli yükseltiyorlar. Sonuçta her ikisi de neredeyse Eyfel’in boyuna ulaşmış!

Güney Kore’nin başkenti Seul’e sadece 45 kilometre uzaklıktayız. Üçü pembe olan altı adet prefabrik yapı görünüyor. Bu barakaların yarısı kuzey, diğer yarısı da güney topraklarında. Zaman zaman bir araya gelen heyetler burada sorunları tartışıyormuş. ABD tarafında Amerikan askerleri yerine, Amerikan askeri kıyafeti giymiş Güney Kore askerlerinin olduğunu söylediler. Kulübenin içinde Kuzey Kore’ye karşı savaşan 14 ülkenin bayrağı bulunuyor; ama aralarında Türk bayrağını göremedik. Meğer Türk hükûmeti kendi bayrağını çekmiş. Dünya barışı için güzel bir adım, iyi bir jest; ama maalesef çok gecikmiş.

Evet, tam 50 yıl sonra ilk kez, barış adına bir Türk grubu Kuzey Kore’de.

 

Sabah Dinginliğinin Mutlu Ülkesi: Kore

Acaba Kuzey Kore’de hayat nasıl? Yakıt sıkıntısı yüzünden geniş yollarda araç yok gibi ve şoförümüz gene de sinir bozacak kadar sıklıkta kornaya basıyor. Zaman zaman öğrenciler ve işçiler bir sıra hâlinde yol kenarında yürüyorlar. Yollarda çok sayıda asker görüyoruz. Arada bir de askerî araçlar ve sık sık kontrol noktaları dikkatimizi çekiyor. Tarım arazisinin %90’ı kooperatiflerce işletiliyormuş. Geri kalan %10’u ise devlete ait çiftlikler. Ama ülkenin %84’ünün dağlık olduğunu da hemen ekleyeyim.

Kore Hanedanlığı’nın ilk kurucusu Wang-Gong’un mezarını ziyaret etmek üzere Kaesung kentine gidiyoruz. Kaesong, Kore Krallığı’nın ilk başkenti ve şimdiki başkent Pyong Yang’a 160 kilometre mesafede. Kralın mezarına doğru yeşil çimler arasında yer alan basamaklardan çıkıyoruz.

Bin yıllarında Kore yarımadasında üç krallık varmış. Wang Gong bu krallardan birincisini savaşla mağlup etmiş. İkincisi kendiliğinden teslim olmuş ve böylece ilk kez tüm yarımada, tek bir Kore bayrağı altında birleşmiş.

Wang Gong’un kral mezarı yakınında bulunan ufak bir müzede, o döneme ait tablolar, porselenler, paralar, ipek kumaş, metal kalıpla basılan kitap örnekleri ile değişik tarım araçları sergileniyor.

 

Gienseng Mucizesi

Kuzey Kore’ye giderseniz, adım başı Gienseng ile karşılaşacaksınız. O da ne, derseniz anlatmaya çalışayım. Sarı renkte kollu, bacaklı bir kök. Tarlaların üstü kapalı, gölge kısımlarında, ancak yedi yılda gelişimini tamamlıyor. Ama hemen hemen her şeye iyi geldiği iddia ediliyor. Yorgunluk, seks gücü, romatizma ve daha neler neler.

Özellikle bilgisayarla çalışanlara tavsiye ediliyor. Bilgisayarın yarattığı yorgunluğu yok ediyormuş. Zaman içinde bu kökler artık Kanada, Japonya, Çin ve Sibirya’da da yetiştirilmeye başlanmış. Ancak, esas ana vatanı elbette bu coğrafya. Tozunu, çayını, şurubunu, pestilini satıyorlar. Ama, bir de ünlü tavuğu var. İçi pirinç, zencefil, hurma ve tabiî bir de Gienseng kökü ile doldurulmuş tavuk tam sekiz saat kaynatılıyormuş. Vallahi işte bu tavuk için tam 20 dolar ödedik; ama bana sorarsanız değmez. Merak ettik ve tattık. (O zamanlar vejetaryen değildim)

 

Büyük Önder Kim Il Sung, Oğlu Kim Jong Il

Evet, bu üç isim Kuzey Kore’de adeta kutsallaşmış. Ülkenin her köşesinde 1994 yılında 83 yaşında vefat eden önder Kim Il Sung veya oğlunun ya da her ikisinin fotoğrafı veya heykeliyle karşılaşıyorsunuz. Sadece Kim Il Sung’un ülkenin dört bir köşesinde 60 bin yontusu olduğu söyleniyor. Her Kuzey Korelinin göğsünde birer Kim Il Sung rozeti. Ünlü önder fotoğraflarında zaman zaman oğlu ile birlikte, bazen buyruklar veriyor, bazen çocuklarla birlikte, bazen de işçi, asker ve köylüyle. Gazetelerde sadece onların resimleri var. Televizyonda üç kanalda da sadece onlar gösteriliyor.

Ama Kim Il Sung çoğu kez gülümsüyor veya gülüyor. Belli ki karizmatik. Bütün şiirler, bütün gösteriler, öyküler ve romanlar bu iki kutsal şahsa teşekkür ederek bitiriliyor. Herhangi bir konuşmada onun ismi geçerse herkes alkışlıyor.

Öndere gönderilen armağanların saklanması için 1978 yılında Pyong Yang’ın kuzeyindeki kutsal Myohyang dağlarının doğusunda, bir tapınak görüntüsünde, 26 bin metre kare üzerine altı katlı bir bina inşa etmişler. Bütün duvarları, tavanları açelya, manolya ve kimilsung çiçeği ile süslemişler. Hatta takvimin bile Kim Il Sung’un doğum günü ile birlikte sıfırlandığını söylediler.

Çiçek Şehri Pyong Yang’da Bir Tur

Önce ulu öndere 60. yıl doğum günü hediyesi olarak inşa edilen dev halk eğitim merkezini ve kütüphaneyi geziyoruz. Onlarca okuma odası, lisan laboratuarı, milyonlarca kitap ve özel müzik odaları…

Tabiî girişinde Kim Il Sung’un koca bir heykeli var. Arka plânda ise millî çiçekleri kimsongilia kullanılarak yapılmış motifler. Bu kütüphaneye editörü olduğum “Coal” isimli kitabımdan bir adet hediye ediyorum.

Pyong Yang metro istasyonları Versay Sarayı’nın odalarından farksız. Tablolar, kristal avizeler, mozaikten duvar panoları.

Çocuk sarayı bizi büyüledi. Okul sonrası çocuklara bale, müzik, edebiyat ve bilgisayar eğitimi veriliyor. Her girdiğimiz odada alkışla karşılanıyoruz. Arkadan bize kısa bir takdim yapıyorlar. Daha sonra bizleri büyük tiyatro salonuna aldılar. Bir buçuk saat süren nefis bir gösteri sundular. Sevgili oda arkadaşım sayın Attilâ Atasoy bu merkeze hayran kaldı.

Başkan Kim Il Sung’un 1972 yılında tamamlanan Mansu Tepesi’ndeki 35 metrelik dev bronz heykeli önünde sıra ile eğiliyoruz ve ben beş dolara satın aldığım, daha doğrusu almak zorunda bırakıldığım çiçekleri huzurda bırakıyorum.

Başkana 70. yıl doğum günü hediyesi olan 170 metrelik Çuçe Anıtının tepesine asansör ile çıkmak mümkün. Bu muhteşem anıtın ucundaki meşale gece de yanıyor. Ön cephesine ise değişik ülkelerdeki çuçe çalışma gruplarının yolladığı plâketler asılmış. Aralarında Türkiye yok. Keşke bir üniversitemizin felsefe bölümü böyle bir incelemeyi gerçekleştirse, diyorum.

Arkadan bizi ve diğer turist gruplarını akrobat gösterisi seyretmek üzere “Sirk Binası”na götürüyorlar. Gösteri tam profesyonelce. Ama bu felsefenin özeti beni çok üzüyor: “Her şey insan için”! Zaten bu grup dünyanın değişik yörelerinde gösteriler yapmış ve beğeni kazanmış.

Herkesin kolayca ulaşamayacağı bir coğrafyayı, bir Türk grubu olarak ilk kez birlikte tanıdık. Artık tüfeklerimizi, kasaturalarımız gömdük ve Kore’ye asker değil turist gönderme mutluluğuna eriştik. Herkesin bu güzel coğrafyayı görmesi dileğiyle…

Bu Yazıya Yorum Gönder

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen adınızı girin